• BIST 108.352
  • Altın 143,327
  • Dolar 3,5324
  • Euro 4,1408
  • İstanbul 29 °C
  • Ankara 28 °C
  • İzmir 26 °C

Salih Tuna'dan Direniş cephesi çağrısı

Salih Tuna'dan Direniş cephesi çağrısı
Yeni Şafak yazarı Salih Tuna bugünkü yazısında ‘Paniğe gerek yok, hiçbir halt edemezler’ dedi ve ekledi:

Yeter ki, “bozguncuları,” yani, Fetullah'la sürgit fotoğraf çektirmeye devam edenleri sevindirmeyelim. Biz, 15 Temmuz'da mağlup edilemeyenler, birbirimize daha da sarılalım. ‘Anıtkabir'de kaydırak’ gibi entipüften meselelerle veya ‘Abdülhamid’ gibi ayrıştırıcı tartışmalarla ‘direniş cephesinin’ tavsatılmasına izin vermeyelim


İşte Tuna’nın yazısının tamamı:

Ya vatan “anahtar teslim” bunlara verilecekti ya da ne pahasına olursa olsun mücadele edilecekti.
Başka yolu yoktu.


Bu vatanın sahibi aziz milletimizin özgür iradesiyle seçtiği Erdoğan da millet adına bunlarla “ölümüne” mücadeleyi seçti.


Bu vatan asla “postmodern eşkıyaya” teslim edilmeyecekti.
Özellikle insan kaynaklarını kurutmaya yönelik “dershane kararı” mücadelenin ilk adımıydı.
Buna tahammül edemezlerdi.


Etmediler de; 17-25 Aralık 2013'te, tarihin görüp görebileceği en sinsi, en alçak darbe girişiminde bulundular.
Nasıl ki 15 Temmuz 2016'da TSK üniformalı teröristler savaş uçağı ve tanklarla saldırıya geçti, 17-25 Aralık 2013'te de yargıç cübbeli teröristler saldırıya geçmişlerdi.
Millete, 15 Temmuz'da korkup sinmesi ve seç
tiği liderin katledilmesine seyirci kalması için, tankları ve savaş uçaklarını gösterdiler.


Lakin millet korkmadı. “Şehadeti saadet bildi,” milim geri durmadı.


Gitti, çıplak elleriyle tankların önünde durdu; yaralandı, kan revan içinde yere düştü, ama bayrağı yere düşürmedi.
Hülasa, iradesine tecavüz etmek isteyenlere fırsat vermedi.


Peki, bu aziz millet, 17-25 Aralık'ta ne yapabilirdi? Nihayetinde gösterilen ayakkabı kutuları, para sayma makineleriydi. Karşı çıksa, “yolsuzluğu mu savunuyorsun” demek için hazır kıta bekletilen psikolojik harp müfrezeleri saldırıya geçecekti.


Zaten “yolsuzluk susturuculu” mahut darbelerini desteklemeyen herkesi töhmet altında bırakmışlardı.
Dünyada hiçbir sivil demokratik irade bu kumpasa direnemezdi.
Köşe yazarları derseniz, Aydın Doğ
an'ınkilerden kripto Sözcü'nünkilere kadar alayı birden, “algı operatörüne” dönüşmüştü.


Uzun lafın kısası, “kullanışlı aptalların” da müthiş katkısıyla, FETÖ 15 Temmuz'a hiç gerek kalmadan, 17-25 Aralık 2013'te, vatanı, ağrısız pansumansız ele geçirecek, herkese de bunu, “yolsuzluğa karşı mücadele” diye köküne kadar yedirecekti.


Dönemin Başbakanı Erdoğan harekete geçti.


Liberal maskeli çakallar da hiç vakit kaybetmeden “kuvvetler ayrılığı” mavalı okumaya başladılar.
Evet, maval; şayet siz Fetullah Gülen'in “teknik nakavt” dediği şekilde içerden kuşatılmışsanız, kimi bildik hakikatlerin terennümü, “nakavt ol kurtul” demekten öteye geçmez.
HSYK bütünüyle FETÖ'nün elinde olduğu dönemde, 17-25 Aralık 2013'te, Fetullah Gülen'in ifadesiyle “ameliyata” başlamışlardı.


Memlekette ne kadar Taha Akyol varsa, bu ameliyat (yani Erdoğan ve AK Parti'nin alaşağı edilmesi) başarılı olsun diye, “yargının bağımsızlığı… hukukun üstünlüğü…” deyip duruyordu.


Herhangi bir Taha Akyol da çıkıp, “yargı tarafsız olmazsa hukuk nasıl üstün olacak” veya “tarafsız olmayan yargı kimin hukukunu üstün kılacak” diye sorgulamadı.


Hiç unutmam, yargının “paralel yapının” elinde olduğunu bilen bu Taha Akyol'lardan birine o günlerde şöyle takılmıştım: “Kuvvetler ayrılığı prensibini vurgulayarak, 'yargıya müdahale edilemesin' demekle, 'bırakın paralel yapı işini görsün' demiş olmuyor musun?”


Hayır, dedi, paralel yapıyla elbette mücadele edilsin…
İyi de, dedim, paralel yapı hukuku araçsallaştırarak yargıyı ele geçirdi, yargıya müdahale etmeden nasıl olacak o iş?


Orda haklısın, dedi, orası problem.


FETÖ'nün 17-25 Aralık'ta darbe girişiminde bulunmasının nedeni de zaten bu problemdi.
Yargıda Birlik Platformu (Atatürkçü,
solcu, ülkücü, alevi ve muhafazakarlardan müteşekkil) da söz konusu problemi çözmek için harekete geçmişti.
HSYK seçimlerinde şayet (kıl payı da olsa) Yargıda Birlik yerine FETÖ kazanmış olsaydı, 15 Temmuz'dan sonra darbeciler serbest bırakılır, tanklara çıplak elleriyle direnen gazilerimiz içeri tıkılırdı.
Şuncağızı aklımızdan çıkarmayalım:


FETÖ'nün taşeron olduğu küresel güçler, 15 Temmuz'da mağlup olduk, kuyruğumuzu kıstırıp çekip gidelim demeyecek, hayasız akınlarını sürdüreceklerdir.
Dün yargı üzerinden “teknik nakavt” yapamadılar, bugün ekonominin üzerinden “finans nakavt” yapmaya kalkışabilirler.


Paniğe gerek yok, hiçbir halt edemezler.
Yeter ki, “bozguncuları,” yani, Fetullah'la sürgit fotoğraf çektirmeye devam edenleri sevindirmeyelim.
Yeter ki…
Biz, 15 Temmuz'da mağlup edilemeyenler, birbirimize daha da sarılalım.
Yeter ki…

“Anıtkabir'de kaydırak” gibi entipüften meselelerle veya “Abdülhamid” gibi ayrıştırıcı tartışmalarla “direniş cephesinin” tavsatılmasına izin vermeyelim.

Diğer Haberler
EDİTÖRÜN SEÇTİKLERİ
Tüm Hakları Saklıdır © 2011 Ulusal Post | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Haber Yazılımı: CM Bilişim